Müslüman niçin bayram yapar?

[ad_1]

Müslümân, Ramazân-ı şerîf ayı bittiği için veyâhud da oruçtan kurtulduğu için bayram yapmaz. Ramazân-ı şerîf ayı içersinde cenâb-ı Hak mü’minlere, kendisine îmân eden kullarına oruç tutmayı emir buyurmuştur. Böyle bir emri almakla şereflenen kulları, bu emri kazasız, belâsız yerine getirdikleri, bu emirle şereflendikleri, bu emri îfâ ettikleri için sevinmekteler. Sevincimiz bundan kaynaklanmaktadır. Yapmış olduğumuz ibâdetin de, cenâb-ı Hak indinde kabûl olma ihtimâlinin [tabiî, cenâb-ı Hakka hüsn-i zan etmek lâzım, öyle buyruluyor.] fazla oluşu bizi sevince gark etmektedir. Yeme-içme serbest olduğu için insan gayr-i ihtiyârî seviniyor. Ama, ben Ramazân-ı şerîfden kurtuldum diye sevinmiyor. Müslümânın öyle düşünmesi mümkün değildir.

Bayramlar insanların sevinç zamânlarıdır. Zaten müslümânların iki ana bayramı var: Bu, Ramazân bayramı ve kurban bayramıdır. Elbette ki bu günlerde sevinçli, neşeli olacak. Bayramların sürûr günleri olduğunu Peygamber efendimiz “aleyhissalâtü vesselâm” da bildiriyorlar. Bayram günü, sabah namâzına câmi’ye erkenden mü’minler giderken, [Allahü teâlâ zaten kullarının o şekilde ibâdete gittiklerini biliyor.] Allahü teâlâ meleklere sorarmış: (Vazîfesini îfâ eden, işini tamam edenin karşılığı ne olur?) Melekler derler ki, Yâ Rabbî, ona ücret vermek. O zamân Allahü teâlâ buyururmuş ki, (Sizler şâhid olun, Ben de, habîbimin ümmeti bu ayda oruç tuttu, onların oruçlarını kabûl ettim ve onları Ben magfiret ettim). Aslında bir kimsenin sıhhati yerinde ise, o kimse için bayramdır. Şu anda bayramın birinci günündeyiz, ama hasta olan veyâhud da sekerât-ül-mevt hâlinde bulunanlar var. Bir uzvunu kaybetmiş olup da, onun ızdırâbını çekenler var. Dolayısıyla sağlıklı olmak bir kimse için bayramdır. Cenâb-ı Hak dünyâda herkesi bir şekilde imtihân ediyor. Elbette ki, sıkıntımız, hastalığımız, derdimiz olacak. İşte İslâm âlimleri buyuruyorlar ki, bir kimse sağlıklı ise o, onun için bayramdır. Sonra, sevdikleri kimse ile berâberse o kimse için bayramdır. Gün gelecek onları kaybedecek. Demek ki, bayram belli şeylerle sınırlı değildir. Bir kimsenin itikâdı düzgün ise, beş vakit namâzını kılabiliyorsa, orucunu tutabiliyorsa, harâmlardan sakınabiliyorsa, bu kimse için bu bayramdır. Doğru itikâda, doğru bilgilere sâhib olmak, doğru itikâda sâhib olan kimselerle berâber olmak, onları sevebilmek nimetdir, bayramdır. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâpları devâmlı sûretle okunursa, insanın hâtırına bunlar gelir. Allahü teâlânın verdiği nimetlere şükr etmeli.

Cenâb-ı Hak bayramımızı hayrlı ve mubârek eylesin. Cenâb-ı Hak, nice nice bayramlara kavuşmamızı nasîb etsin. Ama bir tek şartla: Kadir ve kıymet bilerek, elimizdeki imkânların da kıymetini anlayarak idrâk etmemizi nasîb ve müyesser eylesin, inşâallahü teâla…

Müslüman modern olmaz mı?

[ad_1]

Modern olmaktan kastınız denir? Bir müslümân kadın, eğer iktisadi durumu müsâit ise, dikkat çekmeyecek şekilde olan kaliteli pardesü, eşarp, ayakkabı giyebilir. Bu, erkek için de böyledir. Meselâ, erkek için çenede sakal bırakmak, müslümân âdeti değildir. İnsanlar zâhire baktığı için, kılığa kıyafete çok dikkat etmek lâzım. Tüccardan biri Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin büyüklüğünü işitmiş. Merak etmiş, bu Allah’ın sevgili kulu, velî, kerametler sâhibi, acaba nasıl bir adam diye merak etmiş. Gitmiş Bağdat’a, sormuş. Bulunduğu yeri öğrenmiş, ziyâretine gitmiş. Belki de bayram günü idi. Girmiş odaya oturmuş. Bir de bakmış ki, üzerinde gayet kıymetli bir elbise, omuzunda bir acem şalı, kaç bin liralık kıymetinde. Hâlbuki kendisi de tüccar. Düşünmüş kendi kendine, “Tüccar olduğum halde, böyle bir palto alamıyorum, giyemiyorum, hele böyle bir şal hiç kullanamıyorum, param yetişmiyor. Bu adama bir de Allah adamı diyorlar. Allah adamı böyle mi olur? Benim giymediğim kıymetli elbiseyi giyiyor. Bu Allah adamı dedikleri tam dünyâ adamı. Dünyâ adamına Allah adamı diyorlar” diye düşünürken bir fukara geliyor, odaya giriyor, “Allah rızası için bir şey veren yok mu?” diye dolaşıyor. Herkes çantasını çıkarıyor. Fakire vermek için çantasında ne arıyor? Ufaklık arıyor ufaklık. Tüccara sıra geliyor, tabii o da bir ufaklık çıkarıyor, fakire veriyor. Sıra Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerine geliyor. “Allah rızası için bir şey verir misin?” diyor fukara. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri; “Sırtımdaki şalı al” diyor. Fakir de çekip alıyor ve gidiyor. Ama o tüccarın da aklı beraber gidiyor. “Vay canına kaç bin liralık şalı nasıl verdi” diyor, aklı ermiyor. Ziyâretçiler gelip gidiyor. Bu arada başka bir tüccar geliyor, elinde bir paket, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin huzûruna geliyor. “Efendim, bu pakettekini âcizâne size hediyye getirdim Allah rızası için kabûl ediniz” diyor. “Aç bakalım, nedir?” diyor. Paket açılıyor, görüyorlar ki, biraz evvel fukaraya verilen şal var içinde. “Biraz evvel, buraya gelirken, pazarda fakirin biri bunu satıyordu, baktım çok hoşuma gitdi çok kıymetli, ancak bunu zât-ı âlinize layık gördüm getirdim Allah rızası için kabûl etmenizi yalvarırım” diyor. “Omzuma koy” buyuruyor Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri. Sonra dönüyor o tüccara, “Biz dünyâ malını kullanırız ama, Allah rızası için al diyorlar, ben de Allah rızası için alıyorum, öteki de geliyor, Allah rızası için istiyor, ona da veriyorum. Alırken de, verirken de elimi bile sürmüyorum” diyor. Öyle deyince, tüccar kalkıyor, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin ayaklarına kapanıyor. Abdülkadir Geylani hazretleri burada iki ayrı sevab kazanıyor. Hem sadaka sevabı var, hem de talebesinin gönlünü almak, sevindirmek sevabı var.

Müslüman genç bir erkek, kendisinden yaşlı olan yabancı kadının elini öpebilir…

[ad_1]

Câiz değildir. Yaşlı kadın için ruhsat verilmiş, [yetmişten yukarı pîr-i fânî] ise tamamdır. Meselâ yirmi yaşındaki bir genç, otuz yaşındaki için de, (Benim için yaşlı) der. Dînimiz otuz yaşına kadar genç diyor, otuzla elli arasına yetişkin diyor, elli ile yetmiş arasına yaşlılık diyor, yetmişten yukarısına da pîr-i fânî diyor. Zaten kitâplarda, pîr-i fânînin elinin öpülebileceğine izin verilmiştir.

Müslümân çocuklarına sabî iken kelime-i şehâdet öğretilmedi ise, onlar ölünce hâlleri…

[ad_1]

Zaten onlara sabî iken mükellef değil ki. Bu, bülûğa erince lâzım. Bu çocuklar, kâfir çocuklarının âkıbetine uğramazlar.

Müslüman bir kişi, fasık olan bir kimse için iyi insan diye…

[ad_1]

Edemez. Allahü teâlâ kendisine îmân eden kullarından doğru söylemelerini emrediyor. Bu hepimiz için emirdir. Dolayısıyla, ne olursa olsun yalan söylememelidir. Bir kimsenin fık-ı fücûru da varsa, onu artısıyla ve eksisiyle beraber anlatmalıdır. Çok iyi bir kimse denmez. İyi diyebilmek için artılarının fazla olması lâzım. İnsanlarla münasebetlerinde, alış-verişte, yemede, içmede, Allahü teâlânın kullarını mı kayırıyor, yoksa kendi nefisini mi kayırıyor. Bunların belli olması lâzım. Zaten insanlar yüzde elliden fazla iyilik görüyorsa, buna biz iyi deriz.

Fâsık, fıskı her taraftan bilinen birisine iyi insan denmez. Yalan söylemiş oluruz, yanlış olur.

Tanımadığımız bir cenazeye iştirak etsek, biz orada mazuruz. Sadece hüsn-i zan ederiz. Îmânını kurtardıysa, sonu iyi olur deriz. İyi kelimesini iyi yerde kullanmak lâzım.

Müslümân bir kadının dışarıda, alış verişte konuşurken yabancı erkeklere karşı ciddî…

[ad_1]

O da ciddî olarak yapılır. (Teşekkür ederim) denir. Cilveli, onu ümîdlendirecek, lâfı uzatacak şekilde konuşmalara fırsat vermemek demektir. Teşekkür etmeyeceksin, kaba olacaksın, manâsında değil. Ciddî olmak demek, kibrli olmak demek de değildir. İşi uzatmamak demektir. Bir kadın olarak, diyaloğu devâm ettirecek ifâdeler içerisinde olunmayacak.

Müslüman bir kadın, kafir bir erkekle evlenmeye niyet ettiği an kafir…

[ad_1]

Yanî, âyet yoksa inkâr edecek, kendisi de kâfir olacak. O zaman, Peygamber efendimizin vazîfesi ne? İnsanları ne noktaya getirmişler. Farkına varmadan, insanların imânı gidiyor. Mezhebsizliğin neticesi küfürdür. Fıkıh kitâplarında çok açık ve net bir şekilde, kâfir olacağı yazılıdır.  

Müslüman bir kadın genç kızının dini yaşamasına yardımcı olmuyor mesela kızına…

[ad_1]

Uygun değildir, yanlış bir şeydir. Anne çocuğunu kaldırmıyorsa, Cehenneme gitmesine râzı oluyor demektir.