Bu gece Aşûre gecesi, neler söylersiniz?

[ad_1]

Bu gece Aşûre gecesidir. Bugün Muharremin dokuzuncu günü, yarın onu. Yarın da Aşûre günüdür. Gecesi bugündür. Dînimizde mubârek geceler, bir gün öncesinin öğle namâzından sonra başlar. Ya’nî, bugün öğle namazından sonra Aşûre gecesi başlıyor, gecesi imsâğa kadar devâm ediyor. İmsâkdan itibâren de Aşûre günü başlıyor ve yarın güneş batana kadar da gündüzüdür.
 
Oruç tutanlar, bugün-yarın veyâ yarın-öbür gün, veyâhud da bugün-yarın ve öbür gün, üç gün tutabilirler. Ama bir gün olmaz, mekrûh olur. Sadece Aşûre günü oruç tutmak mekrûhdur, buyuruluyor.
 
Bunun dışında sadaka verilir, gecesinde kaza namâzı kılınır, istigfâr çok okunur. İstigfâr, hepimizin çok ihtiyâcıdır. Çünkü Peygamber efendimiz “aleyhissalâtü vesselâm”, Allahü teâlânın sevgilisi olduğu hâlde, (Zamân zamân kalbime [envâr-ı ilâhiyyenin gelmesine mâni olan] perdeler hâsıl oluyor. İstigfâr okuyorum) buyuruyorlar. Tabiî, ümmetine de öğretiyor. Dolayısıyla hepimizin buna ihtiyâcı var. İstigfâr, (Estagfirullah min külli mâ kerihallah), [Allahü teâlânın kerih gördüğü, uygun görmediği ne varsa, ben bunların hepsine tövbe ettim. Beni afv et, yâ Rabbî!] demekdir. Bunun arkasına meselâ yüz defa kelime-i tenzîh, (Sübhânallahi ve bi-hamdihi sübhânallahil-azîm) sonra yüz defa kelime-i temcîd (Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil’aliyyil’azîm) ve salevât-ı şerîfe okumalıdır. Demek ki, bu geceleri ve günleri namaz kılarak, kitâb okuyarak, Peygamber efendimizin “aleyhissalâtü vesselâm” hayatını okuyarak, ilmihâl bilgilerini okuyarak geçirmeliyiz. Çünkü câhil sofu, şeytânın maskarası olur. Dînimizi bilmezsek, bizi aldatırlar. Herşeyden önce, şeytân kandırır. Bilirsek, ibâdetimizi de bilerek yaparız. Dolayısıyla düşmân saldırısından itikâdımızı da, amelimizi de koruruz.

 

En büyük düşmân, nefsimizdir. Şeytân dışarıdaki düşmândır. Âhir zamândayız. Âhir zamânda, iyiler azalacak, yok gibi olacak. Bulmak mümkün. Bir kimse, Allahü teâlâya samîmî olarak duâ ederse, doğru kimseleri karşısına çıkartır. Kim, neye niyet ederse ona kavuşur. Allahü teâlânın rızası ise, ona kavuşur. İnsanların rızası ise, ona da kavuşur. Kimin niyeti ne ise, ona kavuşur. Mubârek gecelere ve günlere saygılı olmak demek, o geceler ve günlerde günâh işlememekle olur.
 
Aşûre tatlısı, Nûh aleyhisselâmın sünnetidir. Ama Peygamber efendimiz “aleyhissalâtü vesselâm” bize, Nûh aleyhisselâmın yapmış olduğu bu işi yapın diye emir buyurmadı, tavsiye etmedi. Dolayısıyla Muhammed aleyhisselâmın bize bildirdiği din olan islâmiyyetde, aşûre tatlısı yapmak ibâdet değildir. Hele aşûre tatlısını Muharremin onuncu günü, ya’nî yarın husûsî olarak yapmak, ibâdet diye dağıtmak bid’atdir, buyuruluyor. Ya’nî günâhdır. Aşûre gününün dışında istenilen zamânda yapılıp, dağıtılabilir. Ama husûsen Muharremin onuncu günü yapıp dağıtmak günâh olur, bid’at olur ve bunu yapan bir kimse hâşâ Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize, (Sen bilememişsin, anlıyamamışsın, ben senden iyi biliyorum, bunu yapmak ibâdetdir, çok sevâbdır) demek istiyor. Peygamber efendimiz “aleyhissalâtü vesselâm” buyuruyor ki, (Bid’at sâhibleri, Cehennemin köpekleridir). Allahü teâlâ saklasın! Korkmak lâzım. Din bu, başka bir şeye benzemez ki. İmâm-ı Rabbânî hazretleri “kuddise sirruh” buyuruyorlar ki, (İbâdet, emredileni yapmakdır). Ne emredilmişse, o. Meselâ yehûdîler Muharremin onunda oruç tutuyorlardı. Peygamber efendimiz “aleyhissalâtü vesselâm”, (Siz bunlar gibi değil, sadece onuncu günü değil, dokuz, on veyâ on, onbirinci günleri tutun. Bunlar gibi tutmayın. Benzemeyin). Onun için sadece Muharremin onunda oruç tutmuyoruz, dokuz, on veyâ on, onbirinci günleri tutuyoruz. Dolayısıyla aşûre tatlısını da Muharremin onuncu gününe mahsûs kılmak, ibâdet değildir. Çünkü Peygamber efendimiz “aleyhissalâtü vesselâm” emr buyurmamışlardır. Peygamber efendimizin tavsiye ettiği, emr ettiği, yaptığı şeyler ibâdetdir. Emredilmeyen bir şeyi ibâdet diye yapmak, bid’at olur.
 
Bu vesîle ile başta büyüklerimiz olmak üzere, bütün âlem-i islâmın, husûsen siz kıymetli üyelerimizin Aşûre gecenizi de, Aşûre gününüzü de tebrîk ediyoruz, cenâb-ı Hak hayırlara vesîle kılsın, inşâallahü teâlâ…

Bu dünyada göz nuru alınan, yani âmâ olanların ahiretteki durumu ne…

[ad_1]

Dünyada iken gözlerini kaybeden, bunu sabırla karşılarsa, cenâb-ı Hakka îmân eder, ibâderlerini yaparsa ve îmânlı olarak ölecek olursa, mahşer günü Allahü teâlâ bunları, o kadar insan içerisinde çağırır, bunların hesâbını gördürür ve bunlara özür diler gibi muamele eder, buyuruluyor. Halbûki Allahü teâlâ kimseden özür dilemez. Mülk Onundur. Hepsinin üzerinde dilediği gibi tasarruf etme yetkisi, selâhiyeti Ona âittir.

Bu dersten geçersem bir kurban keseceğim dedim hiç ümidim yoktu. Fakat…

[ad_1]

Adakta bulunurken bu malın, mülkün kendi tasarrufunda olması lâzımdır. Yani, onu yapabilecek güçte olması lâzımdır.

Bu büyükleri seviyorum. Râbıta yapmak istiyorum, ama meselâ Abdülhakîm Arvâsî hazretleri…

[ad_1]

Hayır, hiçbir mahzuru söz konusu değildir. Hiçbir fark yokmuş gibi düşünmelisiniz. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri önce şâfi’î idi, müntesibi azalınca hanbeli mezhebine geçiyor. Dördünün de ayakta durmasını istiyorlar, çünkü rahmetdir. Bu dördünün olması, müslümânlar için kolaylıktır.

Bostan-ül Arifin kitabını almıştım, orada salavat-i şerifeler kısaltılmış. Bunu okumamız uygun…

[ad_1]

Okunması yasak edilmiş bir kitâp değildir. Hakîkat Kitâbevi, bu kitâbı yayınlamıyor. Hakîkat Kitâbevinin yayınlamış olduğu hiçbir kitâpta da, (s.a.v) diye kısaltma yoktur. Bu konuda, Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklerinden olan İmâm-ı Rabbâni “kuddise sirruh” hazretleri çok hassastır.

(Bostân-ül-ârifîn) kitâbı kıymetlidir, ama bugünki dile aktaranlar kendilerine göre kısaltmalar yapıyorlar. Kitâbın aslı, orjinali kıymetli olduğu hâlde, bu şekilde hâzırlanan kitâbın (Bostân-ül-ârifîn) ile bir alâkası yoktur ve okumamalıdır.